Önceki yazımda sizlere harekete geçin dedim ya, bir yandan da ‘Ya Vildan iyi, güzel, hoş diyorsun da biri ile tanışmak öyle kolay mı?” dediğinizi de duyar gibi oldum. Yani anlattıklarım çiçek, bal, böcek modunda yazılmamış somut tavsiyeler üzerineydi
ama yine de bir şey eksikti. Bugünkü yazım bu eksiklik üzerine olacak...
Toplum olarak bakmayı, bakışmayı çok seviyoruz. Bakmaya karşı doğal bir eğilimimiz var. Örnek mi istiyorsunuz? Otobüs, tren, vapur ve diğer toplu taşıma araçlarında
yanımızda, çaprazımızda, karşımızda oturanların bizi (ya da bizim onları) nasıl da göz ucuyla incelediğini hatırlayın. Türkiye’de yaşayıp da üstünde bir bakış yakalamayan var mı merak ediyorum.
Çok çirkinseniz bakılır, çok güzelseniz yine
bakılır. Her şartta bir bakış yakalarsınız üstünüzde, hele de sıra dışı bir davranış ya da görünüşteyseniz kaçınılmaz bakışlar üstünüzdedir. Bakmakla kalmaz bir güzel de inceleriz. Hatta öyle bakanlar olur ki kalkıp adamı boğasınız gelir “Ne
bakıyorsun kardeşim, hiç mi görmedin” demeye ramak kalmış tutarsınız kendinizi. En azından ben öyleydim...
Biraz konu dışına çıkacağım, ama bu bakma olayı ile ilgili hissettiklerimi paylaşmak istiyorum;
Benim gibi çocukluğu -kimsenin
birbirine bakmadığı- farklı bir ülkede geçmiş biri için bunu anlamak ve kabullenmek zor oluyor. İnsanların neden baktıklarına anlam vermekte zorlanıyorsunuz, bakışlar çok rahatsız edici buluyorsunuz. Ama yıllarla birlikte bu tuhaflığa da uyum
sağlıyor insan, bakılmasına da bakmaya da alışıyorsunuz. Yine de gözlerin üstünüzde olmadığı bir toplumda yaşamanın rahatlığını hiçbir şeye değişmem.
Aklıma şimdi küçük bir anı geldi, onu da paylaşıp bu konuyu kapatacağım; New York’un dış
bölgelerinin birinde bir arkadaşımın yanında kalıyordum ve başka bir arkadaşımı ziyarete gidecektim. Trene yetişmem gerekiyordu ve fazla zamanım olmadığı için acele ile evden çıkmıştım. Yanıma zamansızlıktan müsait bir yerde sürmeyi kafama koyduğum
ojemi de almıştım. Sonrasında ojeyi trende yolculuk ederken milletin içinde bir güzel sürmüştüm. Bunu Türkiye’de yapacak olsaydım herhalde bir iki meraklı bakış ne yaptığımı sonuna kadar takip ederdi, ama orada bir Allah’ın kulu bile dönüp
bakmamıştı. Bu o zamanlar hem tuhafıma, hem de çok hoşuma gitmişti.
Diyeceğim o ki; Bakışların aslında ‘rahatsız edici baskısını’ insan ancak tümüyle rahat olduğu zamanlarda algılamaya başlıyor. Bu rahatlığa varamayan insan, bakışlar altında
yaşamanın çok doğal olduğuna inanarak yaşamını sürdürüyor.
Neyse gelelim asıl anlatmak istediğim konuya; Bakmayı, bakışmayı bu kadar severken nedense iş konuşmaya geldiğinde ciddi bir tutukluk yaşıyoruz..
Birbirinden hoşlanan
insanların duygularını ifade etmelerinin, konuşmalarının uzun süre yasak/ayıp olduğu bir ülkede öncelikle gözlerin konuşması şaşırtıcı olmasa gerek. Zaten insan doğasında da beğeni önce gözlerle ifade edilir, bunda sorun yok. Sorun sonrasında bunu
dile getirmekte yaşadığımız zorlanmada. Gözlerinin içine bakabilme cesareti olanın konuşmakta da cesareti olabileceğini düşünebiliriz, ama gerçek hiçte öyle değil!
Bu konuda erkekleri fazlasıyla cesaretsiz buluyorum, ama onları suçlayamam
çünkü bu cesaretsizliğin nedeni kadınlar. Yabancı bir erkeğin bakışlarla beğenisini göstermesi (belli bir dozda tabii, yoksa öküz-tren ilişkisi değil) sorun yaratmazken, aynı erkeğin kadına yaklaşıp beğenisini dile getirmesi büyük olasılıkla
terslenmesine neden olacaktır.
Toplum olarak kadın-erkek ilişkilerinde henüz tam olarak nasıl davranmak gerektiğine karar veremediğimizi görüyorum. Halbuki verdiğimiz her ters tepki karşı taraf için cesaret kırıcı oluyor. Böyle bir deneyim
yaşayan erkek kendine güven de duymuyorsa ne kadar hoşlanırsa hoşlansın bir kadına yaklaşmaktan daima tedirginlik duyacaktır. Daima kadından somut bir adım bekleyecek, ilişkiyi daima kadının başlatmasını isteyecektir.
Ben hala bu konuda
geleneksel düşünmeyi tercih ettiğimden ilişkide erkeğin adım atmasının önemine inanıyorum. Kadınların çoğunun da böyle bir adıma daha sıcak baktığını biliyorum. O nedenle hanımlar bu tersleme işine bir son vermemiz gerekiyor.
Lise yıllarımda
yolda yürürken “Senden çok hoşlandım, arkadaş olabilir miyiz?” diyen tiplerle karşılaşırdım. Önceleri bunu hakaret kabul edip, sert çıkışlar yapsam da zamanla bu davranışımın yanlış olduğunu farkettim. Çünkü benim verdiğim her sert tepki aslında
karşımdakini rencide ettiği gibi, belki de ileride onun hayatına girecek olan doğru insana ulaşmasını da zorlayacaktı. O medeni cesaretini ortaya koyup böyle davranıyorsa, benim de medenice karşımdakine öfke duymadan kibar ve net şekilde
“Teşekkürler, ama hayır düşünmüyorum.” diyebilmem gerekir diye düşündüm ve bugüne kadar da bu şekilde davranmaya devam ettim.
Tabii artık lise yıllarında değiliz ve artık "Arkadaş olabilir miyiz?" diye soracak yeni yetme gençlerle de
etrafımızda pervane değil. Ama yine de siz bu dediğimi kulağınıza küpe yapın. Yaklaşan kim olursa olsun sert çıkışlardan kaçının, kimse medeni cesaretinden dolayı hakarete uğramak istemez.
Duygu ve düşünce paylaşmak zaten yeterince zor,
hele de reddedilme riski iyice cesaret kırıcı. Karşınıza çıkma cesareti gösteren bir erkeğe hoşlanmıyorsanız bile saygı duymayı bilmelisiniz. Terslemeden hayır demeyi öğrenmeniz gerekiyor!
Öte yandan beylerin de reddedilmeyi bir ölüm kalım
meselesi haline getirmemesi gerekiyor! Reddedilmek nedense bizim toplumumuzda fazla abartılıyor, “Ya benimsin ya toprağın” sözü ülkemizde ne yazık ki sadece bir film repliği değil. Bu şekilde düşünen, kendisini sevmediği için sevdiği kızı öldürmeyi
hakkı gören adamlar da bu ülkede yaşıyor. Ya da reddedilmeyi kabullenemeyip sevdiği kızı taciz ve tehditlerle ikna etme çabalarını sürdürenler de bir hayli fazla. Hayır sözünü duymaktan korkmamayı, hayata kaldığımız yerden devam etmeyi bilmemiz
gerekiyor. Ancak o zaman hoşlandığımz kişiye duygularımızı söylemek ve vereceği cevabı duymak bu kadar ürkütücü gelmemeye başlar.
Şu işin ortasını bir bulasak da birbirimizle konuşmayı artık öğrensek diyorum, ne dersiniz!..
Sevgilerimle
Vildan Açan
vildana@maksimum.com