Tarih daha bir hafta öncesi... Mutfak penceremin önünde oturmuş dışarı bakıyorum. Bir yandan çayımı yudumlarken, bir yandan da penceremin dışındaki bu diz boyu otların saç-sakal karışmış halini seyre dalıyorum.
Son Okan Bayülgen tarzı mı
desem, yoksa "wanted" Karaciç tarzanlığında mı karar kılsam bilemiyorum... Öyle sık, karmakarışık ve yakışıksız velhasıl öyle otlu işte...
Bu saçaklı görüntünün ilerisinde koca bir ağaç var. Daha bir iki sene önce altında semaverler
kaynatılan, mangallar yakılan ve hatta birer yer tahtasında kolları dirseklerine kadar unlu kadınlarca hamur açılan bir ağaç...
Bir kene korkusu aldı yürüdü… Gören olmasa da namı yetti, rivayetleri, haberleri, kısacası kırım-kongo hummalı
kelamı yetti...
Önce yalnızca gölgesine arabalarımızı park eder olduk, sonra o da bitti.. Korku semaver demini de, hamak keyfini de, mangal etini de solladı... “Korku” kazandı..
Kene korkusu evlere sokuyor da... Ya güneş? "Yüze 50,
vücuda en az 25 faktör korunmadan nereye " diyen uzmanlara bakarsan güneşten de korkup yine evde oturmalı...
Bu kadar mı? Yok, diyelim hava-su-güneş-böcek-kene-egzoz derken çıkamadın da evde oturdun.. Hırsından alıp şöyle kocaman bir elma
dişlerken kabuktan başlayan zirai kalıntı ve ilaç artıklarının kötü şöhretini hatırlayıp;
Çamaşır suyuna bula, midye kabuğu tozu çözeltisinden geçir, kabuktan ve kabuğa yakın yerlerden vazgeç, suyunun suyundan aldığın yavan tada razı ol..
Yani Allahın elmasından, armudundan da kork şimdi.. Ayrıyetten televizyona yaklaşma, cep telefonunu kulağından uzak tut, dolunayda konuşma, kırmızı eti unut…
Bıçak, silah, yumruk adamın neresinde pusuda durur bilinmez, haklı da
olsan sokakta-trafikte-otoparkta-markette tartışma… Karışma… Bulaşma… Kork korkmazdan utan utanmazdan hesabı…
“Kork” işte..
Tarih dün akşam.. Bu kez mutfak penceresinden dışarı değil, tv kutusundan dışarı bakıyorum. Saçma sapan İbo
esprilerine kızımın "Hepsi" merakı yüzünden katlanmak zorundayken, bir patlama haberi anons ediliyor...
Güngören'de bir patlama, ilk anonsta sekiz ölü, çok sayıda yaralı.. Sonradan ölü sayısı on üçe çıkıyor.. Görüntüler içler acısı; insanlar
koşturuyor, kimisi yerde hareketsiz... Kan revan görüntülerin ayıklanmış haliymiş bunlar Allahtan..
Çoluk çocuk etkilenmesin korkmasın diye… Üzülüyoru(z)m. Saat neredeyse ikiye geliyor, korkulu rüyalarıma çoktan razı yatıyorum.
Sabah
uyanır uyanmaz bakıyorum ölü sayısı onbeş olmuş.. Yaralı en az onbeşi ağır olmak üzere 100 civarı.. Akşama doğru on yedi, on sekiz.. Daha fazla olmasından “korkuyorum”...
Ne bu şimdi? Bu insanlar ne Gabar Dağı'nda, ne Filistin de ne de
Irak'ta değil… İstanbul’un göbeğinde...
Bu insanlar soyguncu, banker, mafya, kaçakçı değil... Her biri yalnızca evine ekmek götürme derdinde…
Bu insanlar erkekçe savaşılacak denklikte de değil… Kimi kadın, kimi çocuk, kimi yaşlı,
hatta hamile…
Allah’tan korkmak lazımdı diyeceğim, dilimin ucunda “korku” yine aynı kelime…
Sahi “korku” demişken onlar; “Kene var, piknik yok, orman yangını out” mantığıyla iyimserlik eden birilerimiz misali, dizimizi kırıp, “terör
var, sokak bize dar, yaşasın ev, yaşasın evcilik” diyeceğimizi sandılarsa,
Dün bombaladıkları yere dönüp bu gün tekrar baksınlar… Zira onlar küçücük bir kene kadar bile “korku”tamamışlar!
29.07.2008.
haticeolgun2@gmail.com