Uçağa binerken henüz bizleri neyin beklediğini tam olarak bilmiyorduk. Genelde pislik, fakirlik ve sefillikler üzerine olabilecek tüm senaryolar uyarı niteliğinde anlatılmıştı. Bundan sonra herşey sadece daha iyi olabilirdi. Kendimizi hazırlamıştık:
Daha doğrusu hazırdık. Tur rehberi dışında toplam yirmi altı kişi ilk defa bu mistik ülkeye giriş yapacaktık. Kaçımızın çıkış yapacağı ve ne durumda olacağı ise meçhuldu.
Uçakta bulunan yolcular arasında şüphesiz en dikkati çeken pembe
ile somon rengi arası şalvar ve uygun renkteki gömleği ile saçı ve sakalına aklar düşmüş elli yaşlarındaki adamdı. Elinde asası, asanın ucunda cennet kuşunun bir tüyü, diğer elinde kumaştan bir kese içinde tespihe benzer bir kolye sürekli hareket
halinde idi. Altı saat süren yolculuk boyunca ya mırıldandı, ya geviş getirdi ama ağzı sürekli olarak hareket etti. Kimin nesiydi anlamadım ama kafamı da pek fazla yormadım.
Yemek seçimi sırası geldiğinde tüm uyarılara rağmen seçimimi Hint
yemeğinden yana kullandım. Bildiğimiz pilav ile ıspanağın yanında köri sosu ve ananas ile pişirilmiş tavuk parçaları mercimek ile beraber sunulmuştu. Uçağın içi sıcak, heyecan dorukta, meraklı bakışlar her tarafta idi.
Uçağın tuvaleti
bozulmuştu ve dışarı sızan koku ada vapurlarındaki tuvaletlerin amonyak kokusunu ve adadaki atların tezek kokusunu hatırlatır gibiydi. Kimbilir belki de bizleri biraz olsun Hindistan’a hazırlamak için bozulmuştu. Neredeyse iniyorduk, ben hazırdım ama
Hindistan bana hazır mıydı bilemiyorum.
Biraz ileride önümde oturan ve kumaş gözlüklerini takmış, uyuklamakta olan adamın omuzuna kuvvetlice çarpıp yerime oturmak istedim. Uyanıp da gözlüğü çıkarınca etrafına boş boş bakınıp boş yere
sinirlenecek, kendi kendisini yiyecekti. Yabancı birine benziyordu, acaba yabancılar da bizler gibi kendi kendilerini yer miydi? Her ne kadar benim yaptığım görülmeyecek kadar karanlık olsa da adama bulaşmadım. Adamın uyumasına benim cin gibi uyanık
oluşuma sinir olmuştum. Saat gece yarısını geçmişti. Arka arkaya içtiğim iki küçük kırmızı şarap on gün boyunca yokluğunu hisedeceğim Türk kahvesi etkisi yapmıştı. Tüm yolculuk boyunca feryatlarını kesmeyen bir çocuk sinirlerimi germiş ve uyumama hiç
fırsat tanımamıştı. Çocuk sahibi olmayan biri gibi düşünüp çocuğun ne derdi var diye önemsemeden gidip “Şu veleti tam susturayım da, hem o hem de ben huzur neymiş görelim” diye aklımdan geçti, itiraf etmeliyim ki defalarca. Ekranda gezinen minik uçak
ve üzerindeki yazılardan anladığım inişimize dört santimlik mesafe kalmıştı.