Kendi kendine bavulları itmeyi seçen ilk Hintliyi gördüğümde bana söylenen uyarıyı hatırladım. “Sakın gözlerinin içine bakma”. Ben de bakmadan yola koyuldum
13 Mart 2005
Saatleri üç buçuk saat ileri aldığımızda
Delhi havaalanında sabahın dördüydü. Kısa ve sancısız bir pasaport işleminden sonra bavulları alıp otobüse doğru kafileyi takip etmeye koyuldum. Kendi kendine bavulları itmeyi seçen ilk Hintliyi gördüğümde bana söylenen uyarıyı hatırladım. “Sakın
gözlerinin içine bakma”. Ben de bakmadan yola koyuldum. Otobüse vardığımızda Hintlinin acınacak surat ifadesini ve “money” diyen ilk yakarmalarını duyduğumda, o acıma hissini daha kaç kere duyacağımın farkında bile değildim.
Yaklaşık yedi
saat süren uykusuz, aç ve meraklı gözlerle bakılmış bir yol yorgunluğundan sonra otobüs Agra’ya vardı. Yolda sabahın karanlığında gördüğüm manzaralar her zamandan beri seyrettiğim televizyon görüntülerinden farklı değildi ama yorumsuz ve katıksız
olarak benim gözlerimin önündeydi. Sheraton tabelasını ve kapısına sıralanmış beş yıldızı görünce, uzun zamandır görmediğim ve sevdiğim bir akrabamı görmüş gibi oldum. İçeri girdiğim anda dışarıda başka bir dünyanın olduğunu unutmayı tercih edip
odama doğru gittim. Dışarıdaki dünya sefil, aç ama diğer dünyalardan habersiz, diğer insan ve insanlık velinimetlerinden yoksun bir yerdi. Geçici de olsa düşünmemeyi tercih ettim.
Hayal meyal hatırladığım trafiğin İngiliz sistemi olduğu, yolda
alışılagelmiş arabalar dışında üzerinde iki kişinin olduğu bisikletler, atların çektiği arabalar, develerin çektiği kamyonlar, motosikletler, aynı anda üç ile dört kişinin binebileceği iki yanı açık binek arabaları, insanların çektiği arkasında sepet
olan bisikletler, kendi aleminde dolaşan maymun, zincire bağlı ayılar ve ineklerle Agra halkı güne erken başlıyor olmasıydı.
Yol üzerinde sağlı ve sollu genelde ufacık dükkanlar yeni yeni kağıt ya da kartondan yapılma kepenklerini
kaldırıyordu. Ayakta olanlar ellerindeki tasla yüzünü yıkıyor ya da dişlerini fırçalıyordu. Açık alan umumi bir tuvaletin ya da hamamın içinden otobüsle geçmiş gibiydik. Yolun tozunu ve toprağını sonradan onlara katılan köpek ve domuzlarla birlikte
süpürmeye çalışıyorlardı. Tüm ev ve birbirine yapışık dükkan sahipleri yanlarına bakmadan kendi hallerinde ve dünyalarında güne hazırlanıyorlardı. Bir günün diğerinden farkı onlar için var mıydı, varsa da neydi? Onu anlamak için gelmiştik ve zamana
teslim olmalıydık.
Çevre yolu gibi bir yolun sonunda insanlar tahtadan yapılmış yer yataklarında üzerlerine basit bir tente geçirilmiş vaziyette yatıyor veya genelde şehirlerde görmeye pek de alışmadığımız çingene çadırları içinde sıra sıra
dizilmiş toz, kir ve karanlık içinde oturuyorlardı. Sabahın ilk ışığı ile birlikte boylu boyunca uzanan karpuz tarlalarında, hareket halinde olan karpuzları görmemek ve şaşırmamak elde değildi. Yerliler birbirlerine medeni bir mesafe bırakarak
pantolonları aşağıda büyük tuvaletlerini karpuz tarlalarında yapıyorlardı. Sonradan normalde turuncu renkte görmeye alıştığım havuç karşıma kırmızı olarak çıktığında doğal gübre aklıma gelmiş ve elimi tüm seyahat süresince havuca sürmemiştim. Uzaktan
fark edilen ellerinde bir tas veya maşrapaya benzer bir aletle her iki ya da üç adımda bir toplu olarak veya ayrı ayrı insan doğasının bir parçasını, günlük yaşamın bir ihtiyacını sanki gizli bir ritüel gibi yerine getiriyorlardı.
Kısa bir
dinlenmeden sonra, beş yıldızlık bir öğle yemeği ertesi Agra Kalesi’ne gittik. Önceden yapılan tüm uyarılara rağmen otobüsten iner inmez seyyar satıcıların saldırısına uğrayınca suratlarına bakmadan edemedim. Keşke bizleri uyardıkları gibi satıcıları
da uyarsalardı. Yirmi ile yirmibeş arası satıcı ellerinde kartpostal, film, pil, kolye gibi ihtiyaç, hatıra ve turistik eşyalarla etrafımızda bağıra çağıra ablukaya alınmış bir şekilde satış yapmaya çalışıyorlardı. Bir müşteriyi, potansiyel müşteriyi
başkasına kaptırmak niyetinde değildiler. Bu şekilde hiç satış olmuş mudur acaba. Olmadığını fark edip de yöntemi değiştirmek akıllarına gelmiş midir acaba? Zannetmem. Keşke medenice tahta tezgahlar açmayı deneseydiler bizler de baksaydık. Kimbilir
belki bulunmaz Hint kumaşını bulur ve alırdık. O anda öğrendiğim bir ABD Doları veya karşılığı Rupi’nin pek çok şeye yarayabildiği idi. Söyleneni yapmış ceplerimizde taşıyabileceğimiz kadar bir dolarlıklar almıştık. Paramızın neredeyse tümü bir
dolarlıktı. Ama fiyatlar ve sunulanı görünce kendimi Amerikan zengin turisti ya da dolar milyoneri gibi hissetmedim desem yalan olur. Tarihi kaleyi gezerken en dikkat çekici nokta, etrafta rengarenk sariler giymiş Hintlilerin turistleri görür görmez
nasıl poz vermeye başladıkları ve hemen akabinde çekilen resim karşılığı para istemeleriydi. Belli ki herşeyin bir bedeli vardı.
Lüks otelin odalarının da lüks olması banyoların eskiliğini saklamaya yetmiyordu. Havlular ilk defa daha önceden
kullanılmış hissini veriyordu, bu başıma daha önce hiç gelmemişti. Alıştığım, bildiğim havluların üzerindeki hav çok kalın ve kabarık olur, suyu emerdi. Bunların havları aynı kafam gibi kelleşmiş yerli yersiz belirli belirsiz tüylerle kaplıydı. Bu
his aynen kafa masajı olmaya gittiğimde hissettiklerim gibiydi. Bizim herhangi bir berberde friksiyon dedikleri kolonya ve krem ile yapılan surat ve kafa masajını farklı bir şekilde yapıyorlardı. Ne olduğunu bilmediğim hafif baharat kokulu yağ
kıvamında bir solüsyon ile adam az kalmış saçlarımı kopartırcasına ovarken bir sandalyeye oturmuş şekilde bu tacize kendimi mahkum etmiştim. Yarısında kalkabilirdim ama sonuna kadar hep daha iyiye gidecek diye kendimi avutarak bekledim. Yaklaşık
yirmi dakika sürecek olan bu masajda adam kafamı o kadar sallamış, saçlarımı o kadar karıştırmıştı ki hiçbir fikir yerli yerinde kalmamıştı. Daha sonra vücut masajını denemek isteyen bayanlar erkeklerin yapması konusunda biraz tedirgin olduklarından
sormak zorunda kalmışlardı. “Erkeklere kim vücut masajı yapıyor?” diye sorunca yanlarında çalışanların güzel diye nitelendirebileceği bir Hintli kız alaycı bir edayla “Erkeğe erkek, kadına kadın masaj yapar” dedi. Duymak istediğimiz de buydu. Vücut
masajı yaptırmak isteyen erkek kafilede yoktu ama kız da kendi kendine gelin güvey olmuş belki onu beğendiğimizi, onunla beraber olmak istediğimizi zannetmişti. Varsın zannetsin zarar bunun neresinde, bırak memnun olsun mutlu kalsın.