Biraz da turistik yerlerin dışına çıkarak gerçek Hintliyi “Hint fakirini” tanımak istedik. Evler yağmalanmış ve yakılmış, köyün ardında kalan enkaz görüntülerini andırıyordu. Yıkık dökük, tamamlanmayacak gibi gözüken yarım kalmış duvarlar, sıvaları
kurumuş, çatılarında tezekler dizilmiş evler içler acısıydı.
15 Mart 2005
Erken saatte Jaipur’a gitmek üzere otobüse bindik. “Pur” şehir anlamına geliyordu. Jai’ın şehri demek oluyordu ama bu şehir aslında pembe
şehir olarak bilinmekteydi. Yol üzerinde İmparator Ekber’in yaptırdığı Fatehpur Kalesi’ni ve içindeki Şeyh Selim’in türbesini gezdik. Bütün yol boyunca çoğu Hindistan tanıtım kitaplarına veya Hollywood filmlerine yansımamış olan gerçek halkı
görebileceğim bir güzergahta gidiyorduk. Tüyleri kesilerek şekiller verilmiş develerin yanında, baskı boyalarla süslenmiş filler, kutsal inekler, köpek ve sincapları saymak yerine yollarda görmediğim kedilerden bahsetmek istiyorum. Farelerin kutsal
sayıldığı bu ülkede kedilerin nesli bilinerek yok edilmiş. Bir ara şişman bir kedi görür gibi olduysam da herhalde yavru aslandı diye geçiştirdim. Kedinin olmadığı yerde köpekler ne yapsın? Kimlere havlasın, hırlasın ya da kızsın? Köpeklerin hiç
kavga etmediği bir yer düşünebiliyor musunuz? İnsanın kavga edecek kimsesinin olmadığı bir dünya düşünebiliyormusunuz?
Trafik desen tüm yol boyunca tek şerit gidiş ve tek şerit geliş olduğundan ve kendi şeridimiz üzerinde bisikletli, sepet
bisikletli, develi araba, halk otobüsleri, taksiler, özel cipler ve insanlarla dolanmaya çıkmış ineklerle domuzlar olduğundan, hep önümüzdeki vasıtayı geçmek ya da sağlamak zorunda kalıyorduk. Biz dahil herkes ya korna ya zil çalıyordu. Dinmek
bilmeyen bir gürültü bütün yol boyunca sürdü. Sanki herkes birbirine “burada ben de varım” der gibiydi.
Yolda meyve satan tezgahtarları, yüzlercesini bir arada görünce hele hele satıcıların tekerlekli tezgahın üzerinde oturduğunu, çıplak
ayaklarını avuçladığını, parmak içlerini karıştırdığını görmek, çöp arabası yerine domuzların kullanıldığı bir yerde pek de fazla rahatsız etmiyordu. Kaldırımlarda işeyen ve sıçan çocukların yanlarında kaygısızca sohbet edip kart oynayan insanları
görünce biraz vurdumduymaz olmalarına, bu sefillik içinde umursamaz görünmelerine gıpta ettim doğrusu. Meğer neler varmış, ne hayatlar yaşanıyormuş deyiverdim içimden. Fark ettiğim tüm geçtiğimiz yerlerde, evlerde, dükkanlarda tek bir televizyonun
bile olmamasıydı. Onun yokluğu neler kazandırmıştı Hintlilere, neler kaybettirmişti düşünmeden edemedim. Diğer ülkelerin insanları yaşam şekillerini, zenginliklerini görmediklerinden dolayı bir şey kaybetmişler miydi acaba? Yoksa bu kadar mutlu ve
huzurlu olmalarının asıl kaynağı bu muydu?
Allah’a en yakın yer neresi diye sorsalar mutlaka Hindistan derim. Çünkü böyle bir sefillikte, açlıkta hayatta kalmayı becerebilen insanlar mutlaka Allah’ın sevdiği kullarından olmalıdır. Her ne kadar
filmlerde Afrika manzaralarından görmeye alıştığımız kaburgaları sayılabilen, açlıktan ölmek üzere, suratlarında sinekler gezinen insanlardan açlık sınırına bir gıdım daha uzak olsalar da, yüzlerindeki mutluluk ve vurdumduymazlık fark edilmeyecek
gibi değildi.
Yola çıkmadan verilen uyarı şöyleydi: Dişiniz ağrırsa veya hasta olursanız size bakacak hastane veya doktor bulamazsınız. İlaçlarınızı yanınızda götürün ve ağrı hisseden olursa hemen geriye dönsün. Bırak eczaneyi, hangi hastane,
hangi doktor, kaç tanesi bu kalabalığa bu insan yığınına bakmaya yetebilirdi ki? Başedemeyeceklerini anlayıp da hiç yapmamaya karar vermişler olsa gerek.
Belli turistik yerler ve dükkanların aksine yol üzerinde herhangi bir yerde durup yakın
evlere bakmak, belki biraz sohbet etmek, resim çekmek, kaynaşmak, gerçek Hintliyi “Hint fakirini” tanımak istedik. Evler yağmalanmış ve yakılmış, köyün ardında kalan enkaz görüntülerini andırıyordu. Yıkık dökük, tamamlanmayacak gibi gözüken yarım
kalmış duvarlar, sıvaları kurumuş, çatılarında tezekler dizilmiş evler içler acısıydı. Taş toprak ve tozun birbirine karıştığı evlerin önünde keçiler, deve ve keyif yapan ineklerle çevriliydi. Aniden otobüsün yanına yaklaşık on farklı yaşta çocuk
koşuverdi. Hepsi aynı evden çıkmıştı. Ya ayağı, ya poposu, ya üstü ama mutlaka bir yeri çıplaktı. Elleriyle saçlarını karıştırıp şampuan isteyeninden, avucunun içine yazı yazıp kalem isteyenine kadar hepsi ne atılırsa atılsın ama otobüsün camından
mutlaka bir şeyler atılsın derdindeydi. Hissi çok acıydı, hayvanat bahçesinde “hayvanlara yiyecek vermeyin” tabelası önünde gizlice yiyecek vermenin rahatsızlığından kat be kat fazlaydı. O çocuklara şeker vermekle iyi mi yapıyorduk? Kötü mü? Şekere
ihtiyaçları mı vardı? O tadı almaları şart mıydı, yerine ihtiyaçları olan başka bir şey verilebilir miydi? Her şeye ihtiyaçları vardı. Hangi birini verebilirdik? Hangisine verebilirdik? Hiç vermeyip de düzenlerini bozmasaydık daha mı iyi olurdu?
Rehberin seçtiği turistik yerleri görüp bu insanlık ayıplarına göz yumsak daha mı iyi olurdu? Bizler daha mı iyi hissederdik? Bilemiyorum ama açıkçası bilmek de istemiyorum. Sadece halime hamdolsun demek istiyorum. Meğer Allah’ın sevdiği
kullarındanmışım diye düşünmek istiyorum.
Geçen dakikalarda evlerden çıkan insanların suratları daha da vahim bir hal aldı. Fakir, aç ve hasta gözüküyorlardı. Ne versek almaya hazırlardı. Kafileden bazıları inip evin içini görmeye gitti.
Anlatılana göre içeride sahiplenebilecek kalıcı bir eşya yoktu. İçleri bomboştu. Bu on beş dakika boyunca onlar bizi, biz onları süzdük, inceledik, bakıştık. Kısa bir süre de olsa hepimizin gözleri parladı. Onları mutlu etmeyi, geçici de olsa mutlu
etmeyi başarmıştık. Sevinmelimiydik bilemiyorum. Bir daha hangi otobüs, turist otobüsü o yörede duracak da aynı eve gelecek ve aynı sevinci onlara yaşatacaktı. Ben bile aynı yere gitmeye karar versem acaba bir daha o aileyi bulabilir miydim? Kim
bilir? Cevabı bilinmeyen sorulara bir tane daha eklemek en kolayı galiba...
Akşam karanlığı ile kaldırımlarda uyuyan insanlar, yere uzanmış üzerlerini örtmüş ya da kapatmış, hasır yataklarda dizi dizi istiflenmiş bir vaziyette, yanlarında
serili ineklerle beraber uyumaya hazırlanıyorlardı. Bu ülkede erken yatılıp erken kalkılıyordu, arada ise ne yapıldığı bir muamma. Çadır ve tentelerin yanında bir kişinin girebileceği, içine kıvrılabileceği kutular da vardı. Arabaların geçtiği ana
yolun hemen kenarında toz toprak ve çöplerin arasında, yanında veya üzerinde yatıyorlardı. Hiç birşey onlara dokunamaz veya onları etkileyemez gibi huzurlu bir şekilde uyuyorlardı.
Otelimizin önünde durduğumuzda Raj Villas tabelasını
gördüğümde, mihraceler gibi hissediyordum kendimi. Alabildiğine uzanan bakımlı, kuşlarla dolu bahçesini gördüğümde, bütün gün gördüklerimden sonra kendimi cennette zannettim. Etrafta gezinen cennet kuşları da düşüncemi tasdikler gibiydiler. Bütün
görülenler ve yaşananlardan sonra biz bunları hak etmiş miydik? Onca yoksulluk varken... Hem de hemen yanı başımızda kapalı kapıların ardında. Düşünmemek en kolayı, ama ya düşünüp de ne olacak diyenler ne yapsın? Halime şükrediyordum ama yine de
onları düşünmeden edemiyordum. Yatak odam sokaktaki insanlardan en az on tanesini içinde barındırabilirdi. Belki bir geceliğine onları ağırlayıp biraz rahatlık verebilirdim ama daha fazla huzur kesinlikle veremezdim. Çoğu huzur doluydu. Deliksiz bir
uykudan, kuş tüyü yastıklar üzerinde, dışarıdan gelen kuş sesleri ile uyandım. Banyonun ortasında duran küçük havuzu doldurup keyif yaptım. Niyetim dışarıda beni bekleyen manzaralar için kendimi iyi hissettirip güçlendirmekti...