Taç Mahal güneşin doğması ile birlikte belli bir an ve açıda yarısı beyaz, yarısı pembe bir hal alıyordu. Tıpkı 350 yıldır ayakta dimdik durduğu gibi bugün de öyle duruyordu.
14 Mart 2005
Dün akşam üzeri bir ara
otelin terasına çıkıp daha önce uzaktan izlediğim Taç Mahal’i sabahın ilk ışığı ile birlikte gün doğuşunda görmeye gittim. Aradaki fark filmde görmek ile kendi gözlerimle görmek arası gibiydi. Otelin lobisinde saat altıda buluştuk. Önceden ayarlanmış
taksilerle Taç Mahal’e yakın bir otoparka oradan akülerle çalışan arabalarla Taç Mahal’in girişine geldik. Uzun ve geniş avluyu geçtikten sonra tüm haşmet ve görkemiyle anıtın karşısındaydım. Anıt tam doğu ile batının ortasına inşa edilmişti.
Yapılmış olduğu yörenin mermeri ışık ve özellikle güneş ışığı ile farklı açılarda farklı renge bürünürmüş. Önünde yer alan ince uzun havuz tam olarak anıtı ortalamıştı. Güneşin doğması ile birlikte belli bir an ve açıda anıtın yarısı beyaz, yarısı
pembe bir hal alıyordu. Tıpkı 350 yıldır ayakta dimdik durduğu gibi bugün de öyle duruyordu. Tek farkı bugün de onu görmeye ilk defa gelen yabancıların hayret dolu bakışlarının olmasıydı. Suların üzerine bile iki rengin yansıdığını söyleyen rehberin
ısrarlı göstermelerine rağmen ben o beyaz pembe farkını göremedim. Rehber gördüğüne mi inanıyordu hakikatten görüyor muydu, bilemeyeceğim. Ama İngilizce anlattığı kısa tarih bilgisini kesmek zorunda hissettim kendimi. Merak ettim, acaba sil baştan
yapıp en başa dönüp anlatmaya başlayacak mı, yoksa lisana hakim bir şekilde bıraktığı yerden devam mı edecekti? Hemen arkasından öğrendim ki İngilizce ana diliymiş rehberin. Denemekte zarar yok değil mi?
Kahvaltı yapmak üzere otele geri
döndüğümüzde turun parçası olarak tekrar Taç Mahal’e gittik. Ve hikayenin tamamını dinleme fırsatı buldum. Genelde saray olarak bilinen bu anıt aslında bir anıt mezar. Ve en önemlisi Şah Cihan’ın karısına olan aşkını dile getirmek için yaptırdığı
sözü, bir rivayet. İşin aslı ölüm döşeğinde olan Begüm eşi Şah Cihan’dan üç şey ister. Öncelikle tekrar evlenmemesini, sonra da çocuklarına hem annelik hem de babalık yapmasını... Begüm en son olarak da hem aşklarını tarihe geçirecek, hem de kocasına
kendisini hatırlatacak bir anıt yapmasını ister. Yani bu meşhur anıt sipariş üzerine yapılıyor. Begüm isteklerini dile getirip ölüyor ve geriye dördü erkek, ikisi kız altı çocuk bırakıyor. Alışılagelmişliğin dışında üçüncü erkek çocuk diğer erkekleri
öldürüp de başa geçince babasını sürgüne Agra Kalesi’ne yolluyor. Yapımı 22 yıl süren anıt Shiraz’dan gelen İshak Efendi tarafından İtalya’dan gelen ustalarla birlikte bitirilince, Şah Cihan ölene kadar kalede hapis kalıyor ve hep anıtı gözlüyor.
Yaşlanınca ve gözleri bozulmaya başlayınca dış bükey kocaman bir ayna sayesinde Taç Mahal’i seyretmeye devam ediyor.
Anıt çıkışında insanların çektiği, arkasında sepet ve iki kişinin oturabileceği bisiklete binmek üzere fiyatı sorduğumuzda,
yirmi Rupi’den kapıyı açan adam kısa sürede “iki kişi on Rupi” fiyatına teslim olmuştu. Etrafta yüzlerce aynı işi yapan vardı. Hafif rampalı yolda kan revan içinde pedalları çevirirken adamın yarattığı rüzgar sayesinde biz etrafı incelemekle meşgul
oluyorduk. Yolda devenin üzerinde bir yerli görünce bir an durduk ve resmini çektim. Devenin üzerindeki adam deveyi aşağı doğru yatırdı ve bizlere elini uzattı. Para istiyordu, zannedersiniz ki Hollywood’da yaşayan bir artistin resmi çekildi.
Vermedik. Otobüse varınca bisikleti kullanan adama kıyamadım ve gözlerinin içine bakma riskini alıp ona yüz Rupi uzattım. Topu topu iki dolara denk geliyordu. Gözlerindeki sevinç ve parıltıyı iki dolara başka nerede alabilirdim ki? Adam mutlu, ben
mutluydum. Sömürgeci gibi hissetmemek adına vicdanımı biraz rahatlatmak için iki dolarlık huzur satın almıştım, işin gerçeği bu. Dünyanın kaç yerinde iki dolara bu huzur satın alınır ve böyle göz parıldar bilmiyorum. Bileniniz varsa bana da
söylesin.
Öğleden sonra Taç Mahal’de mermer işçiliğinin yapıldığı fabrikaya gittik. Tam bir turist tuzağıydı. Düşündüm eskiden İstanbul’a gelen Amerikalı turistler böyle mi hissederlerdi. Acaba halen gelip de böyle hisseden var mı? Ama
Hintlilerin öğrenmeleri belli ki bayağı zaman alacaktı. Altı hafta işçilikle iki ustanın yapmış olduğu mermer levha için, işçiliğin neredeyse bedava olduğu bir ülkede yaklaşık bir asgari ücreti temel alarak, kafamda hesabını yapıverdim. Satıcı beş
mislini dolar olarak istedi.
Arada söylemeyi unuttum tüm otobüslerin üzerinde koskoca “turist” tabelası konulmuş ve sözde yerliler bunu görünce saygı gösteriyor ve ayak altında dolaşmıyorlar. Bana sorarsanız “kerizler geliyor” diye megafonla
yayın yapılsa daha az kazıklanırdık. Dükkana giren yirmi altı kişinin hepsi elleri boş çıkmıştı. Pazarlık etmeye bile değecek fiyat söylenmemişti. Ülke fakirdi, dükkanda çalışanlar vardı, paraya ihtiyaçları vardı ve yirmi altı kişiyi elleri boş
dışarı yollamışlardı. Tavsiye edilen turistlerin kendi başlarına küçük dükkanlara güvenlik açısından gitmemesiydi. Tabii ilk fırsatta denedik ve dükkan sahipleri önceden bastırılmış kartları bize takdim ettiler, meğer tüm tur rehberleri yüzde kırk
indirim alıyorlarmış. Bu tip küçük dükkanlarda açılış fiyatları diğerlerinden yüzde kırk daha az oluyormuş. Sonuçta mermer ve işçi bolluğu olan bir ülkede ne satsalar işlerine yaramayacak mıydı?...
Akşam olduğunda methini duyduğumuz Amar
Villas Oteli’ne bakmaya gittik. Otel yedi yıldızının her birini hak ediyordu. Dışarıdaki fakirliğe rağmen içerisi görkemliydi... “Allah’a en yakın olan ülkede” uyumak üzere odama gittiğimde saatler sabahın ikisini gösteriyordu.