Otelimiz sarayın bir bölümüydü. Mihrace halen sarayda yaklaşık iki bin hizmetkarı ile birlikte yaşamaktaydı. Herhalde borcunun altından kalkamadığından ekstra gelir edinmek için bu işe soyunmuştu. Kapıda yine gülden yapılmış kolyeler verildi. Odalar
eski, küflü ve terk edilmiş bir havayı yansıtıyordu. Mimarisi ve görkemliliği ise halen korunmaktaydı.
17 Mart 2005
Udaipur’a vardığımızda şehir biraz daha temiz biraz daha zengin gibi duruyordu. Otelimiz sarayın
bir bölümüydü. Mihrace halen sarayda yaklaşık iki bin hizmetkarı ile birlikte yaşamaktaydı. Herhalde borcunun altından kalkamadığından ekstra gelir edinmek için bu işe soyunmuştu. Kapıda yine gülden yapılmış kolyeler verildi. Odalar eski, küflü ve
terk edilmiş bir havayı yansıtıyordu. Mimarisi ve görkemliliği ise halen korunmaktaydı. Kısa bir şehir turunun ve dükkanlara bakınmanın ardından akşam yemeğini sarayın deniz kenarında yer alan lokantasında yiyecektik. Önce sarayın en uzun fasadının
yer aldığı bölümde ışık ve müzik eşliğinde bitmek bilmeyen sıkıcı bir gösterisini izlemeye maruz kaldık. Hint tarihinden bahsedilen bu gösteri sırasında Ganesh’in hikayesini ilk defa Hint topraklarında duymak nasip oldu.
Savaştan dönen
mihrace oğlunun olduğundan habersiz karısının kaldığı odaya doğru gider. İçeride yıkanmakta olan anne oğluna kimseyi içeri almamasını sıkı sıkıya tembih eder. Bunu duyan mihrace kılıcını çıkarttığı gibi çocuğun kafasını uçurur ve içeri girer. Oğlunu
kanlar içerisinde gören anne ağlayarak “oğlumuzu öldürdün” diye yere kapanır. Merak etmemesini söyleyen mihrace dışarı çıkar ve yavru bir filin kafasını kopartıp oğlunun kafası yerine koyar. Ağlaması artan anne feryat ederek “onun bu halini kime
gösterebilirsin? Bu haliyle hangi insan onu sayar ciddiye alır” diye sorar. Bunun üzerine mihrace “ondan öyle bir Tanrı yapacağım ki yüzyıllar boyu, nesilden nesile hiç kimse ona danışmadan onun kutsamasını almadan hiçbir işe başlamayacak” der. O gün
bugün tüm yeni iş, evlilik, seyahat, dua ya da temennilerde Ganesh’in onayı alınır. Ganesh’in meşhur sözü de “Sen yapabileceğin kadarını yap ve gerisini bana bırak”. Bugün Hindistan’da hala onun bereketine ve kutsallığına inanılıyor. Ben bile
işyerimde masamda durmak üzere, bereket getirmesi için bir heykelini aldım.
18 Mart 2005
Sabahleyin sarayın devasa gövdeli banyan ağaçları altında kahvaltımızı yapıp otobüslerle “kaynana gelin tapınağı”nı görmek üzere
yola çıktık. Görmeye alışmış olduğumuz insan manzaralarından sonra tapınağa vardık. Tüm diğer saray, kale ve tapınaklar gibi bu yer de koruma altında değildi. Zamanında Müslümanlar gelip de “Tanrıların suratları resmedilmez” deyip tüm oyma ve
heykellerin suratlarını dümdüz etmişler. Hatta bir kısmı da has ve saf bir Müslüman ırk ortaya çıkartmak için birleşmiş ve hemen yanlarında “pak”ların ülkesi anlamında Pakistan’ı yaratmışlar. Hindu, Müslüman, budist derken bir de hem vejetaryen olup
hem köklü sebzeleri yemeyen bir grubun da adı ortaya atılmıştı.. Beslenmenin ciddi bir problem olduğu bu ülkede sanki yüzyıllardan gelen bir alışkanlıkla genetik olarak yeni nesillerin vucutları bu duruma hazır gibi. Tapınak çıkışında çiçek
satıcıları ve dükkanlar vardı. Ama halim yoktu ne bakmaya ne de almaya...
Bir sonraki durak Lake Palace’ta öğle yemeğiydi. James Bond filminin çekildiği suların ortasında kalan bu saraya teknelerle gittik. Filmden beri yağmur yağmadığından
sular çekilmiş ve kurumuştu. Derinliği bir metreyi geçmeyen küçük bir su yoluydu aslında. Ellerinde süslü şemsiyelerle karşılayan saray görevlileri bizleri güneşten korumaya çalışıyorlardı. Açık büfede ilk defa Hint yemeği dışında Tay, Çin ve İtalyan
yemekleri de bulunuyordu. Serbest vaktimizi geçirmek üzere Udaipur çarşısına otelin beyaz giyimli şöförünün kullandığı bembeyaz araba ile gittik. Her ne kadar gitmek istediğimiz pazarın adını söylediysek de bir gün önce bizleri gezdiren bisikletçinin
önünde kendimizi buluverdik. Kendi dükkanı varmış, bakkalmış falan... Anlaşılan onların istediği, önceden ayarlanan yerler dışında bir yere gitmek istiyorsan yalnız dolaşacaksın ve kararlı olacaksın... Hindistan’a kadar gelip de paşmina şal almadan
dönmek olamazdı. Dükkanlar arasında yirmi dolarla iki yüz dolar gibi ciddi farklılıklar vardı. Biri makine işi diyor öbürü el işi... Yüzde yüz paşmina mı, yarı paşmina yarı kaşmir mi derken iki şalı alıp geriye dönmek en kolayı oldu. Cuma akşamı
Yahudilerde Şabat gecesi olduğundan nerede olursak olalım küçük de olsa bir kutlama için yemekte şarap ısmarladık. Oberoi Oteli’ndeki akşam yemeği kusursuz ve unutulmayacak gibiydi.