Pakların ülkesi Pakistan, Hintlilerin ülkesi Hindistan derken hepsini geride bırakıp, kendi “istan”ımı bulmak üzere İstanbul uçağına bindiğimde bedenimde hafif bir yorgunluk ama içimde evime, çocuklarıma dönmenin coşkusu vardı. Hindistan tam
anlamıyla ölü gibi çıplaktı, yeni doğmuş bir bebek gibi değil. Sessiz, yalnız ve uzak hissini her adımda tatmıştım.
19 Mart 2005
Sabah havaalanına gittiğimizde dolmuş uçakla Delhi’ye gittik. Artık tatilin sonu
yaklaşıyordu. Yolda India Gate’in önünden geçerken otelimize vardığımızda Gandhi’nin yakıldığı yerin programda olduğunu rehber mikrofonda söylüyordu. Öldükten sonra yakılmak beş elemente bağlanıyor. Toprak, hava, su, ateş ve gök. Bu yüzden ölüler hep
yakılıyormuş. Öğle yemeği Oberoi Oteli’nin kendi lokantasında yenecekti. Kebaba benzer karışık tatlar önümüze soğan tabakları ile konulmuştu. Peçete yerine önlükler verilmişti, çatal bıçak yerine ellerimizle yememiz gerekiyordu. Artık suya dikkat,
sebzeye, süte dikkat et derken yolun sonuna gelmiştik, artık her şeyden yiyebilirdik. “Geminin batacağı varsa, varsın batsın” deyiverdim içimden... Değişik baharatlarla hazırlanmış soğanlı ya da sarmısaklı pideleri yerken evimi özlediğimi düşündüm.
Devlet dükkanı olan Emporium’a alışveriş için gittiğimizde hem görüntüsünün hem de sattığı eşyaların basitliği dikkat çekiciydi. Oyalanmadan çıktık ve Tibet pazarına yöneldik. Dönüş vakti yaklaşıyordu. Geride bekleyen eş, dost, akraba ve arkadaşlara
birer hatıra eşyası almak üzere dükkanlara dalıp Hint ekonomisine az da olsa katkıda bulunduk. Gece otelin Thaipan lokantasında gruplar halinde ayrılmış masalarda yemeğimizi yedik. İlk günden bu geceye fark, hemen hemen herkesin artık içeceğine buz
koydurması, ekmeğine tereyağı sürmesi ve soru sormmamasıydı. Yatmadan evvel karar vermiştim. Son günüm olan pazar gününü sadece oturup düşünerek, kitap okuyarak geçirecektim. Bu kadar tapınak, bu kadar insan, bu kadar din ve Tanrı ve bilgi bana
yetmişti. Fazlası hazmetmeme engel olabilirdi. Son güne kadar Hindistan cevizi adının nereden geldiğini öğrenemedim, belki gelecek sefere....
20 Mart 2005
Tam bir dinlenme gününden sonra akşam yemeğinde birbirine ancak
kaynaşmış olan grubumuz hatıra resimleri çekmeye başlamıştı. Geç bile kalmıştık. Yeni arkadaşlıkların temeli atılmıştı ne de olsa. İlk sabah Agra’da çekilen grup resmindeki insanlar yavaş yavaş isim ve karakter kazanmıştı. Yedi gün ve gecedir
beraberdik. Acısı, tatlısı ile bir çok şeyi beraber yaşamış, paylaşmıştık. Gece yarısı havaalanına gittik. Elimizde kalan tüm temizlik malzemeleri, gıda takviyelerini dağıtarak hafiflemiş bir vaziyette bilet işlemlerimizi acılı bir şekilde kırkbeş
dakikada yapabildik. Elle yazılan bagaj kartları, fazla yük farkı, en az üç kere üst aramaları derken uçak hazırdı. Pakların ülkesi Pakistan, Hintlilerin ülkesi Hindistan derken hepsini geride bırakıp, kendi “istan”ımı bulmak üzere İstanbul uçağına
bindiğimde bedenimde hafif bir yorgunluk ama içimde evime, çocuklarıma dönmenin coşkusu vardı. Hindistan tam anlamıyla ölü gibi çıplaktı, yeni doğmuş bir bebek gibi değil. Sessiz, yalnız ve uzak hissini her adımda tatmıştım. Tüm sefilliği, pisliği ve
eski zihniyeti ile ulaşım zorlukları, yol bozuklukları ve kötü hava şartlarına rağmen bir daha giderim ve gideceğim Hindistan’a. Hem o gözlerdeki ışığı görmeye hem de kendi halime şükretmeye...